6/23/2007 - Okunması gereken bir yazı..Musa'nın çocukları Tayyip ve Emin
. AKP
Genel Başkan Yardımcısı Murat Mercan yazarı ABD'de düzenlenen bir
toplantıda CIA Ortadoğu Masası Şefi Richard Perle ve diğer istihbarat
örgütlerine şikayet etmiştir.Yazarımız bu kitabında; Tayyip ve Emine
Erdoğan'ın doğumundan bugüne kadar olan hayat hikayelerini.
Tayip ve AKP'nin İsrail, ABD ve İngiliz büyükelçi ve istihbarat
örgütlerinin desteğinde nasıl gelişip serpildiğini görecek, TBMM'de
yine bu ülkelerin lehine sergiledikleri faaliyetlerini okuyacaksınız.
Tayyip'in Amerikan vatandaşlığı yanında, Arap kökenli olarak tanıttığı
eşinin Arap değil, Yahudi soyundan geldiğini ibretle izleyeceksiniz.
Keza kendinin de Musa'nın soyundan geldiğini...Kitapta Yasin El
Kadı-Tayyip, Tayip-Usame Bin Laden, Tayip-Ülker, Yasin El Kadı-Ülker
ilişkilerini bulacaksınız.Tayyip'in mal varlığındaki inanılmaz
artışlarla, belediye başkan maaşının yanında, belediye şirketlerinden
huzur hakkı adı altında aldığı paraları göreceksiniz.
Tayyip'in belediye başkanlığı döneminde yapılanması hızlanan "geleceğin
başbakanı ve cihat hazırlığının" TBMM'de geldiği son safhalara tanık
olacaksınız.
Emin ÇÖLAŞAN
ecolasan@hurriyet.com.tr
BU KiTABI OKUYUN
Elimde Ergün Poyrazın birkaç gün önce piyasaya verilen son kitabı...
"Musanın Çocukları Tayyip ve Emine." (Togan Yayınları.)
Okumaya başladım, elimden bırakamadım. Ergün Poyraz muhteşem bir
araştırmacı. Akla hayale gelmeyen arşivlere balıklama dalıyor,
inanılmaz belge ve bilgileri ortaya çıkarıyor ve yorumunu yapıp
okurlarına sunuyor.
Bundan önce yazdığı "Patlak Ampul", "Refahın Gerçek Yüzü", "Kanla Abdest Alanlar" gibi kitapları da böyleydi.
"Musanın Çocukları Tayyip ve Emine"yi okurken şaşırdım.
Türkiyeyi kimlerin yönettiğini, onların geçmişini, yaşam öyküsünü,
büyük sermaye ile aralarındaki parasal ilişkileri gerçi biliyordum ama
böylesini, bu kadarını ve dahası, kitabın isminin niçin bu olduğunu
Ergün Poyrazın kitabını bir solukta okuyunca öğrenmiş oldum!
Burada size daha fazla bilgi vermek istemiyorum.
Sizden ricam, bu sürpriz kitabı mutlaka okumanızdır.
Okuyunca bana teşekkür borcunuz olacak! Bir mesaj atıp teşekkür etmenizi bekleyeceğim.
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/5/2007 - Van Gogh
 1853 doğumlu Van Gogh'un hayatı babasının ona anlattığı İkarus'un öyküsüne benzer. "Güneşe uçmayı amaçlayan, belirli bir yüksekliğe varan, ama birden kanatlarını yitirip denize düşen İkarus..." Hayatı boyunca tabiri caiz ise hiçbir işte dikiş tutturamamış, başarıyı tadamamış, kardeşi Theo dışında ailede horlanmış, yalnız bir insan Van Gogh. Bir Papazın oğlu. Başlangıçta kendini dine adamış, insanlardan uzak yaşamakta direnmiş, sonrasında kafasını taktığı teolojik meseleler için hayattaki tek pişmanlığım diyebilecek kadar hayatı gel-gitlerle dolu bir insan. "Tutkulu, coşkulu, duygularına çabuk kapılan bir insanım ben. Ufak tefek veya büyük delilikler, saçmalıklar yapabilecek bir tabiatım var. Yaptıklarımdan az veya çok pişman oluyorum daha sonra" diye tanımlıyor kendisini kardeşi Theo'ya yazdığı mektuplarda.
Van Gogh'un hayatı tarih sırasıyla yaşadığı bölgelere göre Hollanda, Paris, Arles, Saint-Rémy and Auvers-sur-Oise olmak üzere 5 safhada incelenebilir. 27'sinde ressam olmaya karar verir. Gençlik dönemindeki resim alım satım işi nedeniyle yaklaşık 7 yıldır içinde olduğu resim dünyası ve sanatın bireyselliği belki de bu kararında etken olmuştur. Gerçekte entellektüel birikimi çok fazladır. "Kitaba karşı hemen hemen karşı konulmaz bir tutkum var" diye yazmıştır mektuplarında. Bir yandan İncili, Michelet'nin "Fransız devrimi"ni okurken, öte yandan Shakespeare'i, Victor Hugo ve Dickens gibi pek çok yazarın kitaplarını okumuştur. Yine bir mektubunda "Shakespeare harika bir adam! Dili, üslubu gerçekten de bir ressamın ateşle, duyguyla titreyen fırçasıyla kıyaslanabilir." demiş; öğrenmek, kendini yetiştirmek, dünyaya daha yararlı olmak için çabaladığını, ancak dört bir taraftan yoksullukla kuşatıldığını, bu nedenle de varmak istediği hedeflerin dışına doğru sürüklendiğini, melankoliden kurtulamadığını belirtmiştir. Van Gogh, kardeşi Theo ile yaptığı anlaşma doğrultusunda Theo'nun gönderdiği harçlıklarla yaşamaya çalışmış, karşılığında yaptığı tüm resimleri ona göndermiştir. Çoğu zaman bir lokma ekmek ile boya tüpü arasında seçim yapmak zorunda kalmışsa da tercihini boya tüpünden yana kullanmıştır. Kısa süreli de olsa Theo'ya yakın olabilmek için bir dönem Paris'te kalmıştır.
Ona göre hep örnek aldığı gerçek sanatçılardan biri Millet'dir: "Onlar gördüklerini nasıl duyumsuyorlarsa öyle çizmişlerdi." Kopyanın gerçeğinden daha gerçekçi, samimi ve ruh katarak. Akademik desenler baştan aşağı kusursuz bile olsa ona göre eksik, yavan ve tekdüzedir. Yeni birşey söylemez.
Van Gogh'un Güney Fransa'ya (Arles) inmesinin sebebi daha değişik bir ışık görme dileği, parlak gökyüzü altında doğaya baktığında Japonların duygu ve çizgi biçimlerini, öte yandan Delacroix"nın resminin püf noktalarını daha iyi anlama çabasıdır. Ve burada, yıllar yılı boşuna aradığı pek çok şeyi keşfettiğini anlar. Bir dönem atölye evini ("Sarı Ev") ressam Paul Gauguin ile paylaşır. Gauguin'in hırçın, ödün vermez tabiatı nedeniyle sık sık tartışırlar. Bu dönemde kulağını keser.
Van Gogh'a göre ille de mükemmel şeyler yapma çabası yanlıştır: "Uzun vadede olgunlaşan ve insanın yaptıklarını daha iyi ve doğru yapmasına yolaçan tek şey, biriken deneyimler ve gündelik kusurlu çalışmalar. Böylece tek yol, uzun ve ağır çalışma; ille de iyi şeyler yapma karar ve çabası ise yanlış."
Bunlar benim kelimelerle anlatamayacağım şeyleri söyleyecekler size ...
Önce evlilik, ardından oğlunun doğumu Theo'yu maddi zorluklara itmiş, bunun sonucu olarak da Theo, Van Gogh'a harcamalarını kıstlamak zorunda olduklarını yazmıştır. Bu durum Van Gogh'u çok kaygılandırmıştır. Saint-Rémy dönemi akıl hastanesine yattığı, krizlerle boğuştuğu zamanlardır. Bu dönemin ardından Auvers-sur-Oise'a giderek Dr. Gachet'nin kontrolünde inzivaya çekilmiştir. Van Gogh'un son resminin "kargalar ve buğday tarlaları" olduğu, bu resmini hayatının en son haftasında yaptığına inanılır. Değil midir ki 27 Temmuz 1890 tarihinde buğday tarlalarının içine dalmış ve burada şakağına kurşun sıkarak yaralanmış ve 2 gün sonra da ölmüştür. Zaten, 10 Temmuz 1890 tarihli mektubunda "... Bunlar fırtınalı gökler altında uzanan çok geniş mısır tarlaları... Derin keder, sonsuz yalnızlık ifade etmek için herhangibir zorlamaya başvurmama gerek kalmadı. ... Bunlar benim kelimelerle anlatamayacağım şeyleri söyleyecekler size ..." demiştir.
Öte yandan son mektubunda sanki Millet'nin "sanat bir savaştır, bu işe baş koymak gerekir" öğüdüne kulak vermişcesine "... ben kendi çalışmalarım için yaşamımı tehlikeye atıyorum, bu çalışma uğruna yarı deli bir insan oldum - olsun, ..." diyerek resim sanatına olan karşı konulmaz tutkusu için yaşamını feda edebilecek kadar yürekli bir insan olduğunu ortaya koymuştur Vincent Van Gogh.
Van Gogh portrelerinde ifadeye önem vermiş, resimlerine ruh katmıştır. Kendisinin pek çok oto-portresini yapmasına rağmen hiçbir zaman portrelerinde tekrara düşmemiş, o anki ruh halini yansıtmasını bilmiştir hep. Empresyonistlerin (İzlenimcilerin) döneminde yaşamasına rağmen Ekspresyonist (ifade dolu) izler taşıyan resimler yapmış ve kendinden sonra gelen kuşakları derinden etkilemiştir. Boyayı doku halinde kullandığı resimlerinde kendine malolmuş çizgisel fırça tekniği ve kontrast renkler nedeniyle hep bir devinim, bir canlılık sözkonusudur. En durağan konulu peyzajlar bile aslından öte bir dinamizme kavuşmuştur. Sarı rengi sahiplenmişcesine paletinden "Van Gogh sarısı" hiç eksik olmamıştır. Öyle ki, mezarını yine sarı renkli çiçekler süslemiştir.
Van Gogh'un yokluğuna dayanamayan, oğluna Onun ismini verecek kadar Onu çok seven Theo da bir süre sonra ölür ve ağabeyinin kabrinin yanına gömülür. Böylece dünya resim sanatının, sadece resimleriyle değil yaşamıyla da en renkli, en dramatik, belki de anlaşılması en zor simalarından biri olan Vincent Van Gogh'un kısa yaşamı ardında binlerce resim bırakarak trajik bir şekilde 37 yaşında son bulur..
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/5/2007 - Salvador Dali
Salvador Dalí 11 Mayıs 1904'de Figueras'ın (İspanya'nın
Kuzeyinde Pirienelere yakın bir kasaba) bir köyünde doğdu. 6 yaşındayken
menenjitten ölen erkek kardeşinden 3 sene sonra dünyaya gelmişti. 1973 de şöyle
yazacaktı:
'Doğar doğmaz tapınılan bir ölünün ayak
izlerinden yürümeye başladım. Beni severken hala onu seviyorlardı aslında. Belki
de benden çok onu.. Babamın sevgisinin bu sınırları yaşamımın ilk günlerinde
itibaren çok büyük bir yara oldu benim için.'
Ona koydukları isim; ölmüş kardeşinin
ismiyle aynıydı: Salvador. Ressam bu kardeşine ikiz kadar benziyordu. Anne
babasının yatak odasında Velazquez'in Çarmıhta İsa resmiyle birlikte asılı olan
kardeşinin resminin yaşayan bir aynasıydı. Böylece Salvador Dalí bir küçük
despota dönüştü. Ailesinin dikkatini çekmek için yaptığı histeri krizleri,
teatral hareketler alışılagelmiş şeylerdi. Uzun süre, onu fetheden kızkardeşi
Ana Maria'nın doğumu bile onu düzeltmeye yetmedi. Aksine zaman geçtikçe
farklılığını ifade etme isteği daha dayanılmaz hale geliyordu. Hasta çocuk;
10 yaşında yaptığı ilk self-portresinin ismiydi. Bir süre sonra ilk resim
kursuna başladı. Öğretmeni Juan Núñez iyi bir ressamdı; ondan karakalem
çalışmayı öğrendi. Daha sonra Catalan (İspanyanın Kuzey doğusunda yaşayan
Catalanca adında farklı bir dil konuşan insanlara verilen isim) empresyonist ve
realistlerini tanıdı. Daha sonra Kübizm ve Juan Gris'i keşfetti. 20'li
yılların başında Madrid San Fernando Akademisine başladı. Ancak anarşist
hareketleri nedeniyle okuldan atıldı ve bir süre Girona'da tutuklu kaldı. (1923)
Daha sonra tekrar okula kabul edilse bile 1926'da tamamen atıldı. Bunu takip
eden yıl Paris'te Picasso'yla tanıştı. 10 yıl sonra Londra'da Stefan Zweig onu
Sigmund Freud'a tanıttı. 1923'te Madrid'de Luis Buñuel ve García Lorca ile
tanıştı.
Dalí böylece değişti. Görünümüyle de.
Başlangıçta ki uzun saçları; ağzından hiç düşmeyen piposu daha sonra kısacık
biryantinli saçlı spor kıyafetli asık suratlı birine dönüştü. Günlük yaşamı;
entelektüel bir söylemin ve lüks bir yaşamın çevresinde dönüyordu. Buñuel'le
'Bir Endülüs Köpeği' filmini sahneye konmasına yardımcı oldu. Ama. Buñuel.'i
dinsizlikle suçlayarak ikinci bir filmden uzak durdu. Buna karşın García
Lorca'yla çok yakın bir arkadaşlığı oldu. 1925-36 yılları arasında uyumlu bir
dostlukları oldu. Kadınlar pek ilgisini çekmiyordu. Onlar “sadece erotik
fantezileri için gerekli”ydiler.
Dali’nin fikrini değiştiren olay
1926’da Gala’yla tanışmasıyla gerçekleşti. Gala; bir Rus avukatın kızı ve
sürrealist şair Paul Eduard'ın eşiydi. Onu ilk defa Cadaquez'de Akdeniz'in
Catalan kıyısında Hotel Miramar'ın karşı terasında gördüğünde eşiyle beraberdi.
Ertesi gün saat 11'de plajda buluşmak üzere sözleştiler. Dali bu olayı tamamen
sembolik bir biçimde hazırlamaya karar verdi.
Soyundu. Elbiselerini, göğüs uçlarını,
kıllarını, göbek deliğini ve esmerleşen tenini gösterecek şekilde kesti,
katladı. Boynuna inci bir kolye, kulağına bir kırmızı bir sardunya taktı. Traş
olurken yaralanmasından esinlenerek kendi kanını süründü. Bunu balık kuyruğu,
keçi gübresi ve yağla karıştırdı. Ama pencereden Gala'yı, özellikle de çıplak
bronzlaşmış sırtını görünce, bu ölümcül ritüele son vererek üzerindeki
partallığı ve bu vebalı tutkuyu soyunmaya karar verdi. Birkaç ay sonra tamamen
aşık olarak birlikte yaşamaya başlayacaklardı. Ve o andan itibaren Gala; Dali
için bir aşık, bir arkadaş, esin perisi ve model (ilk defa profilden Gran
Mastrubador'da gözükür), danışman ve herşeyin ilersinde varlığının yöneticisi
olacaktır. Port Lligat'de hayatlarının evlerini kurdular.
İlk önce İspanya İç Savaşı’ndan daha
sonra Dünya Savaşından kaçmak için tüm dünyayı gezdiler. Dali şöyle açıklar
düşüncesini:
'Her zaman anarşist ve aynı zamanda da
monarşisttim. Her zaman burjuvaziye karşıydım ve hala da öyleyim. Gerçek
kültürel devrim monarşist prensiplerin restoresiyle mümkündür.' Ama 1934'te
beş yıllık aktif bir işbirliğinden sonra artık eski sürrealist arkadaşlarından
ayrılmış ve küçük burjuvaya dönüşmekle suçlanır olmuştu. Çünkü politikadan
kaçıyordu: 'Beni ne marksizm bir parça bile ilgilendirmiyordu. Politika bir
kansere benziyordu.' Newyork'a yerleşti, ama arada sırada geri dönüyordu.
Örneğin faşistler arkadaşı Garcia Lorca'yı öldürdükten ya da Nazilerin
istilasından sonra. Mamafi, Kuzey Amerikalılar tarafından aranılan, sevilen, iyi
ücret ödenen biriydi.
1966'da Newyork modern sanatlar
müzesinde 1966'de ona bir retrospektif adadılar. Beuborg'daki bir diğer sergi
için 1979'a kadar beklemesi gerekti. 3 sene sonra 1982'de Gala öldü. O zamandan
sonra nerdeyse resim yapmayı bıraktı. Dali , Gala'nın mezarının olduğu Pubol'e
yerleşti ve son eserlerini verdi.
Bütün akımları tanıyıp; olası bütün
etkilerden geçtikten; tüm çılgınlığıyla o devasa eseri 'Babil Kulesi'ni
oluşturduktan sonra; Salvador Dali sanatı boyunca uzayıp giden bir ipi farketti.
Bu ip görünmez bir şekilde daha Breton'la bile değilken gerçekleştirdiği ilk
sürrealist eseriyle, gerçek anlamdaki sürrealist eserlerini birbirine
bağlıyordu.
Freud'un içten ve ve fanatik olarak
tanımladığı, Dali'nin gözleri; hep büyüleyici bir dünyayı keşfediyordu. Dali
hiçbir zaman taptığı esin perisi Gala'dan ayrılmadı, eve kendine duyduğu
ihtiyaçtan daha fazla bir ihtiyaçla ona bağlıydı.
Pubol Şatosundaki yangından
kurtulduktan sonra; 23 Şubat 1989'da Figueras hastanesinde, 84 yaşında öldü.
Cesedi ilaçlandı; ve Figueras'daki müzesine hakim olan dev kubbenin altına
gömüldü.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
6/4/2007 - Duygulanmamak elde değil..
.
14 Nisan’da Ankara Tandoğan Meydanı’nda düzenlenen “Cumhuriyet Mitingi”nin sembol fotoğrafı bir vatandaşın Anıtkabir’de nöbet tutan askerin gözyaşlarını mendille sildiği o kare oldu. Vatan foto muhabiri Burak Kara’nın özel fotoğrafı yüzbinlerce insanın katıldığı mitingin en akılda kalan görüntüsü oldu. Fotoğraftaki kişi 62 yaşındaki emekli resim öğretmeni Şükrü Ergün’dü. 1970’lerde Türkiye Öğretmen Sendikası (TÖS) ve TÖBDER’in (Türkiye Öğretmen Birliği Derneği) üyesi. Sürgün edilmiş, hapis cezası almış öğretmenlerden. 30’lu yaşlarda iki çocuğu var. Oğlu Devrim (32) ve kızı Evrensev(31). Eşi Nermiye Hanım da kendisi gibi öğretmen emeklisi. O da TÖBDER’li ve o da 1970’lerin cezalı öğretmenlerinden. Her ikisi de 1970’lerin Türkiye’sinden alışıklar mitinglere, meydanlara. 2007’nin 14 Nisan’ında “Bu ülke için yapacaklarımız henüz bitmedi” diye gitmişler Tandoğan Meydanı’na. Ergün çifti, mitingin en akılda kalan fotoğrafının öyküsünü şöyle anlattı: Göz göze geldim... Anıtkabir’deki duygusal ortam beni çok etkiledi. Sadece ben değil, herkes çok duygusaldı. İnsanların ellerinde Türk bayrakları dalgalanıyor, Atatürk adına sloganlar atılıyor. İnsanlar ağlıyorlardı. Atatürk’e, halkının uyumadığını gösteriyorduk. Onun mirasına sahip çıktığımızı, sessiz kalmadığımızı gösteriyorduk. Ordaki herkesi “Ata’nın Mehmetleri” gibi görüyordum. Öyle duygusal bir durumda, o Mehmetçikle gözgöze geldim. “Allah güç kuvvet versin asker” dedim. O sırada eşim Nermiye “Ah Şükrü bak ağlıyor, bir mendil ver sileyim gözyaşını” dedi. Hemen elimi cebime attım ve bir kağıt mendil çıkarttım. Ben silerim dedim. Askere yaklaştım ve “Silebilir miyim?” diye sordum. Elbette konuşması yasak olduğu için bir şey söylemedi. Ama bakışlarından onayladığını hissettim. Bu kez gözyaşları daha çok akmaya başladı. İşte o zaman ben de kendimi tutamadım. Bir yandan askerin gözyaşlarını siliyordum, bir yandan ağlıyorduk eşimle birlikte. Daha fazla dayanamadım. O ağır psikoloji nedeniyle yorgun düştüm. Sonra da merdivenlere oturdum.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Her zaman izindeyiz!!
Kategoriler
Arkadaşlarım
� uspermayro � krbtk � yasaksokak
|